Blog

Kendini kırılmadan saklaması için kime emanet ederdin?

Bu sıralar çok sorulan bir soru var ‘Eğer bir yumurta olsaydınız, kırılmadan saklanmanız için kendinizi kime emanet ederdiniz?’ diye. Çok kırılganken kime güvenirsin sorusu bu aslında.

Bu soru aklıma bir başka soruyu getirdi ‘Yuva tam olarak neresidir?’

Korunduğun yer? Hatırlandığın, terk edilmeyeceğini bildiğin yer? Doyduğun yer, sevdiklerinle olduğun yer? Yoksa özgür olduğun yer mi? Ait hissettiğin yer mi? Terk edemediğin yer mi ya da? Yumurta kadar kırılganken kırılmadığın yer mi yoksa?

Hayatın ilk yıllarında ebeveyn veya bakım veren çocuk arasındaki ilişkide doyum denildiği zaman emzirmek veya biberonla beslemekten fazlası geliyor olmalı. Hele ki Nörobilimciler çocuğun beynindeki nöral ağların çoğunluğunun hayatının ilk 3 yılında oluştuğunu, bağlanma teorisi hem eski hem de güncel çalışmalarıyla ilişkilerin ve hayata bakış açısının bebeklik ve çocuklukta yaşananlarla şekillendiğini söylemişken.

Hayatın ilk yıllarında bebeğin aldığı doyum kendisi için olabildiğince var olan bakım verenlerinin olmasıyla doğru orantılı. Bedensel ve ruhsal ihtiyaçları düzenli bir şekilde karşılanan bebek beklemeyi de öğrenir, bakım vereninin onun için orada olacağına güveni de gelişir. Eğer bakım veren anneyse ve aynı zamanda emziren kişiyse bebek için arada bir sınır, ben ve o yoktur. Kendinden ayrı olarak deneyimlemez anneyi. Ancak aynı şey anne için de geçerlidir. Bebek onun dışarıda olan bir parçası gibidir. Dışarıdan bakanlar için net olmayan şey belki de şudur ki aslında hep alıcı gibi görünen bebek ve hep verici olarak görünen anne arasında aslında bir duygusal alışveriş de vardır. Bebek annenin sesini, dokunuşunu ve varlığını ayırt eder, anneye gitmek ister anne de bebeğin bu farkındalığından bir doyum sağlar. Bebek anne tarafından ihtiyaçlarının karşılanması için, beslenmek için her alındığında nasıl tutulduğu, kendisine nasıl temas edildiği de o beslenme ve doyum sürecinin bir parçasıdır. Bir çocuğun neyle ve ne kadar beslendiği kadar bakım vereni tarafından nasıl beslendiği de önemli diyebiliriz o halde.

Bu yetişkin ilişkilerinde de çok farklı değil, hatta doyum denildiğinde kimi zaman yemekten çok hayattan, ilişkilerden veya etkinliklerden alınan doyum gelmiyor mu akla?

Winnicott da insan hayatının ilk yıllarında bakım verenin bebeği beslemek, giydirmek, oynamak için tutmasının sadece fiziksel değil duygusal bir işlevi olduğunu da vurgular çünkü bebek regüle olmak için bakım verene ihtiyaç duymaktadır. Bunu Bion da kapsamak kavramıyla açıklar. Hatta psikoterapi ortamının ve psikoterapistin işlevinin de bu duygusal tutmak ve kapsamak eğilimine dönük olduğunu söylerler.

Bu da aklıma evin tutulduğun yer olmasını getiriyor. Özel olan günlerin, anlatılanların birinin hafızasında tutulması, acılıyken, düşerken, ağlarken birinin tutması, sevdiğin yemeklerden bir sofra kurulması, kırmamak için ağır sözlerin tutulması, cesaretlendirmek için bisikletinin selesinin tutulması, çocukken elinden tutulması, yetişkinken elinden tutulması. Yas tutulması. Şefkatli eller, düşünceli zihinler tarafından tutulmak evde olmak gibi değil mi?

Yuva sarsıntılar yaşasan da parçalanmadan tutulduğun yerdir belki de.